Make your own free website on Tripod.com

tarih_bar.jpg (4278 bytes)

KLAZOMENAİ

İ.Ö. 1000 yıllarının sonuna doğru meydana gelen Ege Göçleri sonucu, Dor’ların Orta Avrupa içlerinden aşağıya, Yunanistan Yarımadası’na inmeleri ile Yunanistan’ın orta doğusundaki bölgede oturan İon’lar Anadolu’ya geçere, İzmir Körfezi’nden Mandalya körfezine kadar uzanan ve Khios (Sakız) ile Samos (Sisam) adalarını da içine alan bölgeye yerleşmişlerdir. İon'ların Batı Anadolu’ya geçmelerine neden olan Ege göçleri, o zamanki dünyada büyük kargaşalara yol açan, pek çok kavmi yerinden eden Troia gibi bir çok kent devletinin, hatta Hitit İmparatorluğu gibi büyük devletlerin bile sarsılıp içinde yeni yurtlarına gelerek kentler kurmuşlar ve bu bölgeye bundan böyle Ionia adı verilmiştir. İon kolonizasyonu olarak adlandırılan bu bölgeye bundan böyle İonaia adı verilmiştir. İon kolonizasyonu olarak adlandırılan bu olay, zaman içersinde yayılmaya dönüşmüş, önceleri iki Aiol şehri olan Smynnaa (Eski İzmir) ile Phokaia (Eski Foça) Aiollerin elinden koparılıp alınmış ve birer İon Kent devletine dönüştürülmüştür.

“Panionion’da toplanan İon’lar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurmuşlardır. Ne daha kuzeydeki bölgeler, ne de daha güneyde kalanlar İonia ile bir tutulamaz, hatta ne doğusu ne de batısı; kimisi soğuk, kimisi sıcak ve kurak olur. Dile gelince , hepsi aynı ağzı kullanmazlar; dört değişik konuşmaları vardır. Güneyden başlayarak ilk kentleri Miletos’tur; hemen sonra Myus ve Priene gelir, Karia’da kurulmuş olan bu kentler, aynı bölge dilini konuşurlar. Lydia’da Ephesos, Kolophon, Lebedos, Teos, Klazomenai, Phokaia vardır. Onların dili daha önce saydığımız kentlerin diline hiç uymaz hepsi de ortak bir bölge dilini konuşurlar, Samos’luların ise kendine özgü ayrı dilleri vardır. Böylece birbirinden ayrı dört bölge çıkmış olur ortaya” sözleri ile tarihçi Herodotos (İ.Ö. 490 – 425) on iki İon kent devleti arasında Klazomenai’nin de bulunduğunu bildirmektedir.

Klazomenai antik kentinin kalıntıları, bugün İzmir Körfezi’nin güneyinde Urla İlçesi İskele Mahallesindeki tarlalarda ve Karantina adası üzerinde yer almaktadır.

Klazomenai’de ilk arkeolojik kazılar 1921- 22 yılları arasında Yunanlı arkeolog G.P. Oikonomos tarafından yapılmıştır. Sonuçları ayrıntılı bir şekilde yayınlamamış, bu kazı çalışmaları Karantina Adası ile bugünkü Urla-İskele yolunun batısında Cankurtaran Tepenin kuzeyindeki düzlükte yer alan ve bölgede bulunan küçük bir şapel kalıntısından dolayı Monastiraki olarak adlandırılan kesimdeki nekropol ile Karantina Adasında yürütülmüştür. Atina Milli Müzesi’ne götürülen buluntular arasındaki Myken Vazo parçalarına bakıldığında Oikonomos’un Limantepe’deki prehistorik höyük üzerinde de çalışmış olduğu sanılmaktadır. J.M. Cook’un yaptığı yüzey araştırmaları ile de Klazomenai kentinin Urla – İskele sınırları içersinde bulunduğu kesin olarak saptanmıştır.

Kentteki kazı çalışmaları, 1979-80 yılları arasında Kültür Bakanlığı adına, 1981 itibaren de Kültür Bakanlığı desteğinde ve Ege Üniversitesi işbirliği ile her yıl yaklaşık iki ay süren küçük kampanyalar şeklinde yürütülmektedir.

Prof. Dr. Güven BAKIR ; Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Klazomenai Kazı Başkanı

ZEYTİNYAĞI İŞLİKLERİ
1992-1998 yılları arasında yürütülen kazı çalışmaları sırasında Hamdi Balaban Tarlası mevkiinde M.ö. 6. yüzyıla tarihlenen,zeytinyağı_k.jpg (5333 bytes) Anadolu’da bilinenler arasında en eski zeytinyağı üretim tesislerinden birisi açığa çıkarılmıştır. Anadolu'da paleobotanik ve arkeolojik açılardan henüz ayrıntılı araştırmalar yapılmamış olmakla birlikte, bu topraklarda da zeytin ve zeytinyağı üretimi kuşkusuz geriye, çok daha eski tarihlere gitmektedir. Tarih öncesi dönemlere ait yerleşmelerde, zeytinyağı üretiminde kullanılmış olabileceği sanılan araçlar bulunmuştur. Bu merkezlerde, karbonlaşmış zeytin çekirdekleri, zeytin meyvesinin içerdiği su ve işlemi kolaylaştırmak için kullanılan sıcak su ile karışmış durumdaki zeytinyağını ayrıştırmaya yönelik toprak kaplar, zeytin tanelerini ezmeye yarayabilecek küçük el havanları veya öğütme taşı şeklindeki araçlar açığa çıkarılmıştır. Ancak, bütün bu buluntular taşınabilir niteliktedirler ve öngörülen yerde kurulmuş, sürekli yağ üretimi yapan özelliklerde ve büyük kapasitedeki üretimleri amaçlayan bir işlikten çok, evlerde ailenin yağ gereksinimini karşılamaya yönelik sınırlı ölçeklerdeki üretimlere işaret etmektedirler.
Anadolu arkeolojisinde bugüne kadar incelenmiş ve büyük ölçeklerde üretim yapabilir nitelikteki zeytinyağı üretim tesisleri enzeytinyağı işçiliği_k.jpg (4035 bytes) erken Roma ve Bizans dönemlerine tarihlenmektedir. Muğla Üniversitesi öğretim üyesi Adnan Diler’in Akdeniz bölgesinde yaptığı yüzey araştırmaları, bu konudaki ilk ve öncü çalışmalar olma özelliğini taşımaktadır. Kazı yapmaksızın, yüzeyden derlediği buluntular üzerinde incelemelerini sürdüren araştırmacı, işliklere ait tarihleyici nitelikteki küçük buluntulara ulaşamadığı için, incelediklerini ancak Anadolu dışındaki merkezlerde açığa çıkarılan örneklerle karşılaştırmalar yaparak ve eski kaynakların verdiği bilgilere dayanarak tarihlemektedir. Klazomenai işliği ise içinde kendi dönemine ait küçük buluntularla birlikte açığa çıkarılmıştır. Bu buluntuların bize verdiği tarihlere göre Urla’da kazısı yapılmakta olan işlik M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısında kurulmuştur. Bu işlik yüzyılın ortasında, Perslerin Lydia ile birlikte İyon kentlerini de ele geçirdikleri dönemde terk edilmiş, yüzyılın son dörtlüğü içinde ise, yeni düzenlemelerle tekrar kullanılmıştır. Tüm yerleşmede de izlenebildiği gibi, bu tesis M.ö. 500 dolaylarında, İyonya ayaklanması sırasında bir daha terkedilmiş ve daha sonra kullanılmamıştır. M.ö. 4. yüzyılda işliğin bulunduğu alan üzerine inşa edilen büyük bir yapı için gerekli tesviye çalışmaları sırasında, kaya içine oyularak yapılan tesisin içi doldurulmuş, üzeri örtülmüş ve kayaya oyulmuş alt yapısı bu şekilde günümüze kadar korunup gelmiştir. Klazomenai zeytinyağı üretim işliği, bir yandan Anadolu’da yürütülen bilimsel kazılarda, bütün alt yapı elemanları ile birlikte açığa çıkarılan ilk örnek, diğer bir yandan da zeytinyağı üretimi yapan, fabrika niteliğine ulaşmış işliklerin Anadolu’da ele geçen en eski örneği olma özelliklerini taşımaktadır.

SERAMİK İŞLİKLERİ

Klazomenai, endüstri alanları ile ilgili verilerin çeşitliliği ile önem kazanmaktadır. HBT sektöründeki, M.ö. 6. yüzyıl içinde iki ayrı kullanım evresi gösteren zeytinyağı işliği ve aynı yüzyılın sonlarında etkinliklerini sürdüren diğer zeytinyağı işlikleri, kentin bu dönemde artan denizaşırı isteği karşılamaya yönelik girişimler içinde olduğunun bir kanıtıdır. Kentte açığa çıkarılan seramik fırınları, kemik alet (ya da süs eşyası ?) işliği ve demirci işliği ise diğer endüstri birimleri olarak dikkat çekmektedirler.

Yunan uygarlığı üzerine bilimsel bulguların sınırlı olduğu alanlardan birisi, endüstri alanları ve bunların organizasyonu sorunudur. Antik metinlerde hem bu sorunun kendisi, hem de ekonominin düzenlenmesi konularında ciddi bir sessizlik ya da eksiklik mevcuttur. Öte yandan söz konusu alanlar ile ilgili maddi verilerin de olağanüstü azlığı, soruna sağlıklı bir çözüm getirilmesini zorlaştırmaktadır. Ege havzasında bu denli yoğunlaşan araştırmalara rağmen, daha hala arkaik ve klasik dönemlerdeki endüstriyel yapıyı bütünüyle değerlendirebilmek, üretime dönük faaliyetlerin ne zaman ve ne şekilde, gerektiğinde yapılan işler olmaktan çıkıp, toplumsal işbölümü içinde sürekli uğraşlar haline geldiklerini söyleyebilmek çok güçtür. Antik Yunan dünyasında seramik üretiminin bağımsız bir endüstri olduğunu kanıtlayan en önemli arkeolojik izler Korinth'te ele geçmiştir. Yaklaşık M.ö.650-480 tarihleri arasında etkinlik gösterdiği belirlenen ve Çömlekçiler Mahallesi olarak tanımlanan alanda çok sayıda fırın, işlik, depo alanı ile burada üretilen vazolara ait binlerce parça açığa çıkarılmıştır. Atina Agorası'nın kuzey-batısındaki bir noktanın ise "çömlekçiler mahallesi" anlamına gelen "kerameikos" olarak isimlendirilmesi, antik Yunan yerleşmelerinde çömlekçi atölyelerinin bir arada oldukları konusunda destekleyici bilgiler sağlamaktadır. Ancak bunun aksine, örneğin Miletos'ta, Kalabak Tepe'deki M.ö. erken 6. yüzyıla tarihlenen bazı evlerin bahçelerinde açığa çıkarılan seramik fırınları, söz konusu üretimin yarı-zamanlı bir iş olarak da sürebildiğini düşündürmektedir.

Klazomenai, özellikle arkaik dönemde ürettiği seramikler ile bilinmekte ve bu alanda Kuzey İonia'daki en önemli merkez olarak tanınmaktadır. Kentte yürütülen kazılarda da Klazomenai'nin bu alandaki konumunu doğrulayan arkeolojik izler elde edilmiştir. Kentin arkaik dönem seramik fırınlarının, yerleşme alanlarının dışında ve uzağında etkinlik gösterdikleri anlaşılmaktadır. Seramik fırınların yerleşmenin güney-batısında bulundukları, gerek yüzey araştırmalarında elde edilen malzemelere ve gerekse de kazılan bir örneğe dayanılarak bilinmektedir. Akropolis tepesinin güney eteklerinde , ayrıca İskele-Yıldıztepe arasında uzanan patika yolun doğusunda yüzeyden bol miktarda toplanılan, üretim artığı olarak tanımlanabilecek kötü pişmiş seramik parçaları ve cüruflaşmış örnekler de endüstriyel aktivitenin bu alanlarda yoğunlaştığının bir başka kanıtı olmaktadırlar.

Klazomenai'de arkaik dönem yerleşmesi esas olarak Limantepe höyüğünün güney ve güney-batısında yer almaktadır. Bu kesimin esas olarak sivil iskana yönelik olarak kullanıldığı, burada çeşitli noktalarda yürütülen kazıların sonuçlarından anlaşılmaktadır. Sivil iskan için kullanılan kesimden Yıldıztepe yönünde güneye doğru ilerlendiğinde, Oikonomos'un ardından Klazomenai'deki ilk detaylı çalışmaları yürüten ve özellikle kentin tarihsel topografyası üzerinde duran J.M. Cook'un Akropolis Tepesi olarak tanımladığı alçak tepeye ulaşılır. Bu tepenin kuzey-batı ve batısında uzanan ve İskele'den gelen patika yol, Yıldıztepe'nin batı eteklerindeki arkaik dönem mezarlığına ve yine arkaik dönemde kullanılan Monastirakia mezarlığına ulaşır. Bugün Akropolis tepesinin batısındaki vadiden akan, Evrenkaya'nın eteklerinden doğan küçük derenin, antik dönemde de benzer bir yatağa sahip olduğu kabul edilmelidir. Çünkü Klazomenai'ye su sağlayan ana kaynakların Yıldıztepe ve Evrenkaya çevresinde yer aldıkları, Yıldıztepe mezarlığında açığa çıkarılan ve Roma dönemine ait taş duvarlarla inşa edilmiş, üstü örtülü iki ayrı kanal şebekesi ile Hellenistik ve Roma dönemlerine tarihlenen terrakotta su künkleri sayesinde bilinmektedir. Akropolis tepesinin güney ve batı yamaçları M.ö. 6. yüzyılda endüstriyel alan olarak kullanılmıştır. Su kaynaklarının seramik üretimi için en gerekli unsurlardan birisi olması yanısıra, yer seçimini doğrudan etkileyen başka önemli faktörler de vardır. En önemlisi söz konusu alanların yerleşme yerinden uzak ve yerleşmenin güney-batısında yer alıyor olmasıdır. Böylece, bölgede hakim olan kuzey rüzgarı aracılığı ile, seramik işliklerinin yarattığı duman ve kokunun yerleşme üzerine yayılmaması sağlanmıştır. Bu durumda, doğası gereği çevrede belli bir kirlilik yaratan bu tür bir etkinlikten, günlük yaşam alanlarının olumsuz etkilenmesinin önlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, üretim noktaların hem kutsal alana hem de mezarlıklara yakın oluşu, çömlekçilerin ortaya koydukları ve hem sunu hem de ölü hediyesi olarak yoğun bir şekilde kullanılan bu seramik ürünlerinin pazarlamasını da kolaylaştırmaktadır.

Akropolis Güney Yamacı'nda 1982 yılında başlayan ve aralıklarla 1997 yılına kadar devam eden çalışmalarda M.ö. 6. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen biri iyi korunmuş durumda olmak üzere çömlekçi fırınlarına ait izler açığa çıkarılmıştır. Ayrıca 1998 yılında yürütülen jeomanyetik ölçümler sonucunda aynı alanda, benzer şekilde çömlekçi fırınlarının varlığına işaret eden bir dizi anomali saptanmıştır. Önümüzdeki yıllarda yapılacak yeni analizler ile bu çömlekçi fırınlarının durumları, planları ve birbirlerine göre konumları değerlendirilecek, bu veriler sonucunda aynı alanda söz konusu endüstriyel birimlerin özellikleri daha geniş boyutlarda araştırılacaktır.

Akropolis Güney Yamacı'nda sürdürülen kazılar, alanda iki farklı yapı katının varlığını göstermiştir. Bunlardan daha derinde, dolayısıyla daha erken tarihli olanı çömlekçi fırınlarının ait olduğu evre ile bağlantılıdır ve elde edilen buluntuların gösterdiğine göre M.ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğüne tarihlenmektedir. Bu evrenin üzerinde yer alan tabakada artık seramik fırınlarının kullanımı söz konusu değildir. M.ö. 6. yüzyılın son dörtlüğüne tarihlenebilecek ikinci evrede, alanda köklü ve kalıcı bir mimarinin kurulmasına yönelik çabalar gözlenmektedir. Eldeki buluntuların gösterdiğine göre, kemik eşyalar üreten birim ile bir zeytinyağı üretim işliği seramik atölyelerinin yerini alan yeni endüstri dallarıdır.

M.Ö. 6. YÜZYIL DEMİRCİ İŞLİĞİ

M.Ö. 6. yüzyıl zeytinyağı işliği ve işliğe bağlı depo yapısının kuzeyinde kalan alanın işlevini anlamak amacıyla 1999 yılında bu bölgede yapılan çalışmalar, Klazomenai’de arkaik döneme ait yeni bir işliğin varlığını ortaya koymuştur. Anakaya içine kazılmış çukurlar, şekillendirilmiş kısımlardan elde edilen veriler ve küçük buluntular yardımıyla bu yapının zeytinyağı üretim işliği ile çağdaş bir demirci işliği olduğu anlaşılmıştır. İşlik, çifte kanal olarak adlandırılan atık su kanalının hemen güneyinde ve ona bitişik olarak yer almaktadır. Çifte kanal, demirci işliğini kuzeyde diagonal olarak sınırlandırmaktadır. Bu bakımdan işlik, düzgün bir plana sahip değildir. Yapıya ait duvarlar kerpiçten inşa edilmiş, üstü ise düz toprak dam ile örtülmüş olmalıdır.

Bu alanda yapılan çalışmalarda, anakayaya içine oyulmuş iki derin çukur ile tekne biçiminde sığ çukurlar ortaya çıkarılmıştır. Bu çukurların içinden yoğun olarak, arkaik döneme ait günlük kullanım ve depolama kaplarının parçaları ele geçmiştir. Bunun yanında, çukurların biri içinden demirden imal edilmiş ve ucu tarak şeklinde biçimlendirilmiş parça, işlikteki üretimin türü ile ilgili olmalıdır. Çukurların işlevlerini anlamak mümkün olmamakla birlikte, su depolamak için kullanılmış olabilirler.

Tekne biçimindeki dikdörtgen planlı iki sığ çukurun birer kısa kenarı ortada, ucu açık bir kanal şeklini almaktadır. Bu çukurlarda yapılan çalışmalar sırasında kesitte görülen yoğun kil ve aradaki karbonlaşmış odun kömürü parçaları, kül ve yanık kil tabakaları, bunların demirci ocaklarının oturduğu zemin için hazırlanmış olduğunu ortaya koymaktadır. Kısa kenarlarının ortasında bulunan kanalların ise, ocağa hava vermek için kullanılan körüklere ait oldukları düşünülmektedir.

Ocak çukurlarına yakın bir kesimde, ana kaya yüzeyinin çok iyi düzeltildiği bir kısımda, “V” şeklinde kesite sahip 70 cm. uzunluğunda, 7 cm. derinliğinde bir oluk bulunmuştur. Bu oluğun işlevi kesin olarak anlaşılamamakla birlikte, işlikte üretilen bir tür malzemeye şekil vermek amacıyla hazırlanmış olabilir.

1995 yılında G 26 kuyusunun (M.ö. 4. yüzyıl kuyusu) hemen kuzey kenarında dolgu içinde yapılan kazı çalışması sırasında çifte kanal olarak adlandırılan bir atık su kanalı sistemi ortaya çıkarılmıştır. Kanalların kesitine bakıldığında, bunların üstlerinin taş levhalarla kapatılmış olduğu anlaşılmaktadır. 1999 yılı çalışmalarında, 1995 yılında ortaya çıkarılan çifte kanalın kuzey-batıya uzanan devamı açığa çıkarılmıştır. Bu durumda, çifte kanalın hem batıya hem de doğuya doğru devam etmekte olduğu belirlenmiştir. Açma içindeki dolgudan çok sayıda arkaik dönem seramik parçaları ile birlikte demir cürufları da ele geçmiştir. Bazı kesimlerde ise, yanık, küllü-killi toprak ve karbon parçaları yoğun olarak gözlenmiştir.

Ana kaya üzerine işlenmiş çukur ve oyukların dışında bu işliğin işlevini anlamaya yönelik, belki de en anlamlı öğelerden biri, ocak çukurlarının yanında yer alan, üst ve yan köşeleri yuvarlatılmış, 25 cm. yükseklikteki taş blok olmalıdır. Anakayaya oyulmuş bir yuva içine oturtulmuş taşın cinsi ana kayaya göre daha sert olmakla birlikte üzeri sürekli dövme işleminin etkisi ile aşınmıştır. Eskiçağ metalurjisi uzmanı Doç.Dr. Ünsal Yalçın’ın verdiği bilgiler ışığında, taş bloğunun içine yerleştirildiği anakayaya oyulmuş yuvanın içi kazılmış ve çıkarılan toprak dolguda kalan küçük demir kıymıkları ve tozları mıknatıs yardımıyla toplanmıştır. Yoğun olarak ele geçen kıymıkların, demirin dövülmesi sırasında kopan ve çevreye sıçrayan parçacıklar oldukları anlaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında taş bloğunun bir örs gibi kullanılmış olduğunu ortaya çıkmaktadır.

Tarım toprağından itibaren görülmeye başlayan, özellikle ana kaya üzerinden ve çifte kanalın dolgusu içinden yoğunlaşarak gelen yoğun demirci cüruflarıı, yine dolgu içinden gelen killi, karbon parçalı ve yanık tabakalar, anakayaya oyunmuş bir yuva içine oturtulmuş örs işlevi gören taş blok ve çevresinden toplanan demir kıymıkları, demirci ocakları için açılmış sığ yuvalar, tabakadan gelen bir demir çivi ve çukurlardan biri içinde ele geçen tarak şekilli demir alt parçası, bu mekanın bir demirci işliğine ait olduğunu göstermektedir.

Zeytinyağı işliği ile depoları ve bunların hemen kuzey bitişiğinde ortaya çıkarılan demirci işliği, bunların batısındaki M.ö. 6. yüzyıla ait iki su kuyusu ve bu birimlerin kuzeyinden geçen kuzey-batı, güney-doğu doğrultusundaki çifte kanal, M.ö. 6. yüzyılda organize edilmiş bir sanayi mahallesi ve burada çalışan küçük, birbirine komşu, değişik ürünler üreten işliklerin varlığını göstermektedir. Çifte kanal, buradaki işliklerin atık sularını, işliklerin doğusundaki güney-kuzey doğrultulu büyük kanala akıtmaya yönelik bir sistemdir

 

 

 

BİZANS DÖNEMİNDE URLA

Roma İmparatorluğu daha III. Yüzyılda derin yapısal bunalımlarla karşılaştı. Şüphesiz ki bu bunalımlar çöküşün habercisiydi. İmparator Diocletianus (284-305) reformlarıyla imparatorluğu dört ayrı eyalet halinde yeniden örgütleyerek savunmayı güvence altına almıştı. Bu reformlar, Latin kökenli Batı’nın çöküşü karşısında kendini kanıtlayan Yunanlı Doğu’nun canlılığını ortaya koydu. I. Constantinus 330’da İstanbul’u (Constantinopolis) kurarak üstünlüğünü gösterdi. Bu yeni başkent Roma’nın gözden düşmesini hazırlayacak ve imparatorluk merkezinin doğuya kaymasına neden olacaktı. Buradan hareketle Bizans’ın, yani yeni bir uygarlığın doğuşunun tarihi koyulabilir.

Roma İmparatoru I. Constantinus (306-337) ile birlikte Bizans Uygarlığı Çağı da başladı. Çünkü saltanatı zamanında tarihin önemli olaylarından birini meydana getirerek; Hristiyanlığı bir din olarak tanıdı. İmparator gerçekte Hristiyanlığı kabul ederek dini, paganlığa karşı güçlendirmiş oluyordu. (313’te vicdan özgürlüğünü ilan eden Miano Fermanıyla, Hıristiyanlık bir din olarak tanınmış, 325’te toplanan İznik Konsili ile kilisenin devletin iç işleriyle ilgilenmesi de sağlanmıştı. (1) Kilisenin ayrıcalıklı tutulması ve dinin ön planda olması, hemen bu olayın ardından gelen adımlardı. Tüm bunlar dinsel yapılanmanın da önünü açtı. Devletin içinde, dini anlamda bazı sistemsel bölünmeler oldu. Sözgelimi bu dönemde bir merkezdeki ana kilisenin oluşturduğu metropolitlikler ve bu metropolitliklere bağlı piskoposluklar oluşmaya başladı. Manastırlardaki rahipler bu oluşumların listelerini hazırlayarak sistemsel bir bütünlük kurdular. İşte bu listelerden birinde Ephesos Metropolitliğine bağlı piskoposluklar arasında Klazomenai de sayılıyordu. (2) Yine aynı metropolitliğe tabi bir piskoposluk merkezi olan Smyrna’nın 692’de metropolitliğe yükseltilmesiyle Klazomenai de bu yeni kurulan metropolitliğe Bizans döneminin sonuna kadar bağlı kaldı.

Yayınlanmış olan kaynaklarda, Bizans döneminde Urla hakkında bildiklerimiz yukarıda saydıklarımızla sınırlı kalmaktadır. Ancak, kaynaklarda yer almasa da Bizans’ın Urla’da yerleşmelere sahip olduğu bazı arkeolojik delillerle anlaşılmaktadır. Söz gelimi Prof.Dr. güven Bakır, Klazomenai yerleşimini tanıtırken, Gülbahçe ve civarında bulunan bazı arkeolojik delillerin ışığında Bizans yerleşmesinin bu yörelerde yoğunlaştığını düşünmektedir. Yine bu bölgede Çarpan Körfezi’ndeki yılan Adası’nda Bizans dönemine tarihlenebilecek seramik fragmanları mevcuttur.

Demircili Limanının kuzeydoğusunda bulunan doğal limanın kıyısında daha önce Numan tuna tarafından da tespit edilmiş ve Bizans dönemine ait olabilecek bazı yerleşim birimlerine ait izler tespit edilmiştir. (3)

Çeşmealtı mahallesine bağlı Menteş Garnizon Komutanlığı ateş alanında bulunan Bizans Dönemine tarihlenebilecek bazı plastik parçalar bugün subay gazinosu önünde sergilenmektedir. Sütun gövde ve başlıkları, konsol parçalarıyla bir söveden oluşan bu parçalar Garnizon Komutanlığı sınırları içindeki muhtemel bir kiliseye işaret etmektedir. Ancak kilise binasının yeri henüz tespit edilememiştir.

Günümüzde Zeytinalan Mahallesi sınırları içinde yer alan Sivrice Tepe üzerinde bir kale kalıntısı mevcuttur. Yaptığımız yüzey araştırmasında bulunan seramikler arasında Bizans dönemine tarihlenebilecek örneklerine rastlanmıştır. Kalenin büyük bir kesiminin tahrip olması ve iç mekanlara ait hiçbir izin günümüze ulaşamaması, kalede sondaj çalışmalarının yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Yapılacak sondaj çalışmaları bu kalenin bir Bizans yerleşimi olup olmayacağını daha net bir şekilde ortaya koyacaktır.

Urla’da bu saydığımız örneklere benzer henüz saptanmamış pek çok yer olduğu kesindir. Saptanmış olan merkezler köy ve köy altı birimlerine ait küçük çaplı merkezlerdir. Yörede tespit edilmiş yerleşimleri azlığı ve pek çoğunun önemsiz sayılabilecek küçük yerleşimler olması, bu dönemin, bu günkü verilerin ışığında, Urla için çok parlak bir şekilde yaşanmadığını düşündürtmektedir. Şüphesiz, yapılacak yeni araştırmalarla bu dönem hakkındaki bilgilerimiz artacak ve karanlıkta kalmış noktalar açığa çıkarılarak bilim dünyasında tartışılacaktır.

 

TÜRK DEVRİNDE URLA

Malazgirt Savaşından sonra Türkler, Anadolu’da sistemli bir yerleşim politikası izlemeye başlamıştır. Bu dönemde Anadolu’da mevcut antik yerleşimlerin pek çoğunun yakınında ya da bizzat aynı yerleşimin üzerinde kentler kurulmaya başlamıştır. Böylece Türkler İran ve Orta Asya bozkırlarından getirdikleri kültürlerini, Anadolu’nun yerleşik kültürleriyle bir pota içerisinde eriterek, yepyeni ve güçlü bir uygarlık ortaya çıkarmışlardı. İşte bu uygarlık Anadolu Selçuklularıydı.

Bu dönemde İzmir (1080’li yıllarda), Çaka Bey tarafından Bizans’tan alınmıştır. Çaka Bey kurduğu donanma ile Klazomenai, Phokai gibi antik dönemin önemli kıyı şehirlerini de ele geçirmiştir. (1) Ancak, Çaka Bey’in kurduğu Beylik çok uzun ömürlü olmamış ve kendisinin ölümüyle dağılmıştır. Bu dönemden sonra Batı Anadolu hemen hemen 2 yy. süren Bizans – Türk mücadelelerine sahne olmuştur.

1243 yılında Anadolu’ya giren Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Anadolu’nun fethine başlamıştır. Bu savaştan sonra Anadolu Selçuklu Devleti zayıf hükümdarların elinde, 1308 yılına kadar yaşamıştır. XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bağımsızlıklarını ilan eden ve giderek güçlenen Türkmen Beylikleri, Anadolu’da İkinci Türk Beylikleri dönemini başlatmışlardır. Bu dönemde ortaya çıkan beyliklerden birisi de Batı Anadolu’da eski Ionia bölgesinde kurulmuş olan Aydınoğulları Beyliği’dir.

Aydınoğulları Beyliği 1308 yılında Germiyan Beyliği ordusunun Subaşısı Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından kurulmuştur. (2) 1310 yılında, Müslüman İzmir, Ayasuluğ ve Bademya’yı – 1328 yılında da Sahil İzmir’in Aydınoğulları Beyliği’nin topraklarına katılmıştır. (3)

Urla ve çevresinde muhtemelen bu yıllarda, geniş bir tanımlamayla 1330’lu yıllarda, Aydınoğlu Umur Bey ve küçük kardeşi İbrahim Bahadır Bey tarafından fethedilmiştir. Aydınoğulları Urla’da antik yerleşimin olduğu İskeleye yerleşmek yerine, denizden yaklaşık 4 km. içeride yeni bir yerleşim kurmuşlardır. (4)

XIV. yy sonlarına ait bulunabilen en eski kayıtlarda Urla’dan “Karye Pazarı” olarak bahsedilmektedir. Urla’nın daha yeni kurulduğu günlerden itibaren bir pazar yeri olması şu nedenlere bağlı olmalıdır:

Antik dönemlerden bu yana önemli bir ticaret merkezi olan Çeşme (Erythrai) bu önemini Roma, Bizans ve Türk dönemlerinde de sürdürmüştür. Çeşme’nin liman olarak taşıdığı önemin yanında, bu limanın Anadolu ile karadan bağlantısını sağlayan yolda yarımadanın coğrafi yapısı nedeniyle Urla yolundan geçmek zorundadır.

Yine antik dönemin önemli bir limanı da Klazomenai’dir (Urla İskelesi). Günümüzde de taşıdığı addan anlaşılacağı üzere burası Urla’nın deniz ticaretinin yapıldığı yerdir.

Tüm bu nedenlere yörede mevcut tüketici varlığı da eklendiğinde, Urla’da eski dönemlerden beri bir pazarın kurulmuş olması doğal karşılanması gereken bir durum olmaktadır.

1390 yılında Osmanlı’nın eline geçen Aydın Eli Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşını kaybetmesi ile el değiştirmiştir. (5) Timur, Osmanlıların ortadan kaldırdıkları beylikleri yeniden canlandırmıştır. 1425 – 1426’da II. Murat bu yeniden canlanan beylikleri ikinci ve son kez ortadan kaldırmıştır.

II. Murat döneminde tekrar Osmanlı topraklarına katılan Urla ticaret alanındaki gelişmesini hızla sürdürmüştür. Bu dönemde Urla’da yaklaşık 200 kadar dükkan bulunduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Söz konusu dönemde Urla ile birlikte Bergama ve Manisa da, 200 civarı dükkana sahip büyük kentler arasında yerlerini almaktadır.

1520 – 1540 arasında Urla’da yaklaşık 2000 vergi mükellefi bulunmaktadır. (6) XIV. ve XV. yy. boyunca serpilip gelişen Urla’da bulunan dükkanların ve sekiz köyün gelirleri 1523’de Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın Manisa’da inşa ettirdiği külliyesine aktarıldığı bilinmektedir. (7) Vakıf sisteminin Urla’ya girmesi ile birlikte yönetsel anlamda da bazı ayrıcalıklı bölgeler oluşturulmuştur.

Kayıtlardan anlaşıldığına göre XVI. Yy. başlarında İzmir Gümrüğünün geliri yılda 80.000 akça, Urla Gümrüğünün geliri ise 30.000 akçadır. Yine aynı kayıtlardan İzmir ve Urla iskelelerinin sadece Osmanlı Limanları arasında ticari etkinliklerde bulundukları anlaşılmaktadır. Bu dönemde dış ticaret ilişkilerinin Çeşme Limanından yapıldığı bilinmektedir. 1528 – 29’da Çeşme Limanına ait gümrük gelirinin 684.667 akça olması da bu görüşü desteklemektedir. XVI. yy. sonlarına doğru Urla’daki deniz ticareti gerilemeye başlamıştır. Bu dönemde kıyıda olmasına rağmen gemilerin pek uğramadığı bir yer olmuştur. Yüzyılın sonuna doğru Urla İskelesinden liman vergisinin alınmaması da bu görüşümüzü desteklemektedir.

Şüphesiz deniz ticaretinin gerilemesinin başlıca nedeni, Piri Reis’in de dediği gibi, bu bölgenin korsan yatağı olmasıdır.

XVI. yy. sonlarına doğru Urla’nın ürettiği mallar başında gelen sabunun kalitesinin de bozulduğu ve bu zanaatın yaşadığına ilişkin tek işaretin karşılıklı şikayet mektupları olmasından anlaşılmaktadır.

XV. ve XVI. yy. boyunca Anadolu Eyaleti, Aydın Sancağına bağlı olan Urla, XVII. yy.’da Sığla Sancağına bağlanmıştır. 1864 yılında gerçekleştirilen yönetsel değişikliklerle de Aydın vilayetine tabi olmuştur.

I. dünya Savaşı sonunda imzalanan Sevres Anlaşmasına göre, (1917) Urla ve civarı Yunanlılara verilmiş, 18 Mayıs 1919’da Yunanlılar Urla’yı işgal etmişlerdir. 12 Eylül 1922 düşman işgalinden kurtarılan Urla, halen İzmir iline bağlı bir ilçe merkezidir.

 

URLA’DA TÜRK DEVRİ YAPILARI

Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde Urla’da inşa edilmiş toplam 12 camii ve mescit bugün hala ayaktadır. Bunlardan beş tanesi ibadete açıktır. Diğerleri ise metruk durumdadır. Urla’da inşa edilmiş en eski camii, Fatih İbrahim Bey (Eski) Camiidir. Eser Urla ve civarının fethinden (1330) bir süre sonra, geniş bir tanımlama ile XIV. yy. ilk yarısı içerisinde inşa edilmiştir. Eser tek kubbeli, kare planlı bir yapı iken doğu ve batısına yapılan eklemelerle bu günkü görünümüne getirilmiştir. Günümüzde yapının kuzeyinde asimetrik 7 birimli bir son cemaat mekanı mevcuttur. Yapının mihrabında ve doğu ile batı bölümüne eklenmiş olan mekanların kubbelerinde batılılaşma dönemi kalem işi süslemeler vardır.

Çarşı içinde yer alan Kılıç Ali Paşa Camisi, tek kubbeli, kare planlı bir eserdir. İnşa kitabesi olmayan yapı mimari özelliklerine göre 14. ve 15. yy.’a tarihlenmektedir.

Çarşı içinde yer alan bir diğer camii ise Kapan (Hacı Turan) Camisidir. İlk yapı tek kubbeli kare planlı bir eserken, tıpkı Fatih İbrahim Bey Camisi’nde olduğu gibi doğu ve batısına birer mekan ilave edilmiştir. Bugün yapının batı girişi üzerinde bir kitabe yer almaktadır. kitabenin Türkçesi şöyledir.:

“Bu şerefli mescidi Musa Oğlu Hacı Turan yaptı. O ibadet evidir. Tarih 961 / 1553 – 54)” Bu kitabenin bir onarım kitabesi olabileceğini düşündürmektedir. Muhtemelen tek kubbeli, kare planlı yapı 14 ve 15. yy.’da inşa edilmiştir. Bu tek kubbeli mekanın batısına 15. yy.da bir son cemaat mekanı eklenmiştir. Tek kubbeli mekanın doğusunda yer alan kesim ise 19. yy.’da yapıya eklenmiştir. Caminin en önemli yanı, kuzey batısında bulunan şadırvanıdır. Şadırvan kubbesinin içi, yüzeyinde bulunan süslemeler, batılılaşma dönemi Anadolu Tasvir Sanatı açısından oldukça önemlidir. Sıva üzerine işlenmiş kalem işi manzara tasvirleri, Şadırvan kubbesinin eteğine kesintisiz olarak ulaşmaktadır. Resimlerde kiremit kırmızısı, kahverengi, mavi, koyu yeşil renkler kullanılmıştır. Boyamada yapılan gölgeleme ile zengin bir renk izlenimi yaratılmıştır. Manzaralarda, deniz kıyısında tek ve çift villalar resmedilmiştir. Denizde bolca işlenmiş gemiler gösterilmiştir. Zarif ağaçlar, gökyüzünde uçuşan kuşlar, boşlukları doldurmakta ve genel kompozisyona zenginlik katmaktadır. Şadırvanın güneydoğusundaki sütunun üstünde bir kitabe bulunmaktadır. Kitabede inşa tarihi ebcet ile verilmiştir. Buna göre kitabenin tarihi H. 1240, Miladi 1824 – 25 yılına denk gelmektedir.

Yapı ile aynı sokak içerisinde camiden yaklaşık 20 – 25 metre doğuda, bir de Sıbyan mektebi bulunmaktadır. Sıbyan mektebi tek kubbeli kare planlıdır. Eser günümüzde bir ev olarak kullanıldığı için içine girilememektedir. Mimari özelliklerine göre, 14 ve 15. yy.’larda inşa edilmiştir.

Bugün hala kullanılan camilerden bir diğeri ise Kütük Minareli Camiidir. Tek kubbeli kare planlı bir eserdir. Mimari özelliklerine göre 14 – 15. yy.’larda inşa edilmiştir.

Urla’da dikkati çeken en önemli yapı grubu, bugün yerleşim yeri dışında kalmış olan Kamanlı Külliyesidir. Külliye : Bir camii, bir türbe, b,r sıbyan mektebi ve bir hamamdan meydana gelmektedir. Cami tek kubbeli, kare planlı bir eserdir. Caminin güneybatısında bir sıbyan mektebi vardır. Caminin kuzeyinde yapıdan yaklaşık 3 – 5 metre uzakta, bugün hayli harap durumda bir de türbe mevcuttur.

HERSEK ZADE PAŞA HAMAMI                                                               

Yapı, Urla’nın içinde Hamam sokaktadır. Kapan Camisi’nin yaklaşık elli metre güneybatısında yolun sağındadır. Bir çifte hamam olan yapının kadınlar ve erkekler bölümlerinin, soyunmalık mekanları yıkılmıştır. Hamam ortası, kubbeli enine sıcaklık ve çifte halvetli hamamlar grubuna dahil edilmektedir. Yapının 1511 tarihli vakfiyesi vardır. 15.y.y içinde tarihlendirilmektedir. Bilindiği gibi vakfiyeler yapı inşa edildikten sonra düzenlenmektedir. Bu nedenle yapı 15.yy’a tarihlenmektedir.

KAMANLI HAMAMI                                                             

Kamanlı mevkiindedir. Soyunmalık mekanının büyük bir bölümü günümüze ulaşamamıştır. Hersek Zade Paşa Hamamı’nda görüldüğü gibi ortası kubbeli enine sıcaklıklı ve çift halvetli hamamlar şemasına girmektedir. Kitabesi olmayan yapı bu plan şemasının tercihen kullanıldığı 15.yy içinde tarihlendirilmektedir.

SUNGURLU KÖY HAMAMI                                                          

Sungurlu Köyü’nde, Sungurlu Köyü Camisi’nin yaklaşık 40 metre güneyindedir. Bu yapının da, soyunmalık mekanı, günümüze ulaşamayarak yıkılmıştır. Yapının planı, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, “enine sıcaklıklı” bir şemaya sahiptir. Anadolu’da birçok örneği bulunan hamamı, enine sıcaklıklı, çift halvetli hamamların sıklıkla inşa edildiği 15.yy’a tarihlemek mümkündür.

RÜSTEM PAŞA HAMAMI                                                         

Rüstem Paşa Mahallesi, Kızılhamam sokakta, Rüstem Paşa Camii’nin 150 metre güneyindedir. Bugün yapının önemli bir bölümü toprak altındadır. Plan araştırmacıların hiçbir gruba dahil edemediği kendine has bir özelliği vardır. Eldeki mevcut verilerin yetersizliği yapıyı herhangi bir tarih dilimi içinde yerleştirmemizi engellemektedir.

YAHŞİ BEY TÜRBESİ                                                          

Kamanlı mevkiinde, Yahsi bey Camisi’nin 20 metre kadar kuzeyindedir. Yahşi Bey Külliyesi adıyla anılan bir cami, bir hamam, bir sübyan mektebi, bir çeşme ve bir türbeden oluşan yapılar grubu içinde yer almaktadır. Türbe, “Baldöken Açık Türbe” açık planlı türbeler grubuna dahil edilmektedir. Aynı külliye içinde yer alan cami, hama ve sübyan mektebinin 15 yy. içinde inşa edilmiş olması türbeyi de aynı yy’a tarihlendirmemize imkan vermektedir

SAMUT BABA TÜRBESİ                                                      

Urla’nın güneybatısında, Tette mevkiindedir. Sekizgen gövdeli türbenin yüksekçe bir kasnağı bulunmaktadır. Kubbenin külahla örtülü olduğu tahmin edilmektedir. Kipri saçak ve almaşık duvara dayanılarak, yapıyı 14. Ve 15. Yy içine tarihlendirebiliriz.

ANONİM TÜRBE I                                                           

Urla’nın yaklaşık 3-4 km. kuzeydoğusunda Kanlı Çeşme mevkiindedir. Kare planlı yapı, tuğla süslemelerine dayanılarak, 15. yy’a tarihlendirilmektedir.

ANONİM TÜRBE II                                                           

1 nolu Türbe’nin yaklaşık 100-150metre kuzeybatısında düz bir arazi üzerindedir. Anonim Türbe 1’de de görüleceği üzere, kare prizma gövdeli türbeler grubuna dahil edilmektedir. 1 no’lu anonim türbe ile plan açısından benzemeleri ve yakın oluşlarından dolayı 15.yy’a tarihlendirilmektedir.

FATİH İBRAHİM BEY SIBYAN MEKTEBİ                                                       

Urla’nın merkezinde Camiatik mahallesi İbrahim Algan sokaktadır. Cami ile birlikte küçük bir külliyenin parçasıdır. Revaklı bir bölüm ile tek kubbeli bir mekandan oluşmaktadır. Yapı 14. – 16.yy’lar arasında tarihlendirilebilir.

AHMET AĞA ÇEŞMESİ (MERMER ÇEŞME)                                                      

Kent merkezinde, çarşı içinde küçük bir meydandadır. 1923 yılında yapılan değişikler ve eklemeler ile istiklal abidesine dönüştürülmüştür. Çeşme Ahmet Ağa tarafından 1645 – 1646 yılında tamamlanmıştır.

KÜTÜK MİNARELİ CAMİNİN ÇEŞMESİ                                                      

Yenice Mahalle, Kamanlı sokakta, Kütük Minareli Cami avlusunun doğu duvarının üzerindedir. Kitabesine göre, Süleyman adlı bir zat tarafından, 1684-1685 yılında tamamlanmıştır.

                                                                                         Sayfa Başı